AMPURIA TOUR :: Ampuria Blog >> SN. IŞIK AYDIN KALEMİNDEN

Sn. Işık Aydın Kaleminden


Rivayet olunur ki; Munzur, hacdan dönen çobanlık yaparak sevgiyle hizmet ettiği ağasına hediye olarak bir tas süt götürmüş.Elini öpüp, armağanını ona sunmak istemiş. Ağası ise hacda secdede iken, canının çektiği helva tasıyla birlikte yanı başında beliren Munzur'u görmüş...Erdiğini düşündüğü Munzur'a;' Asıl eli öpülecek olan sensin' diyerek, onun eline sarılıp, öpmeye çalışmış...
Utangaç ve mahçup Munzur ürkerek, kaçmaya başlamış ağası ve eşrafından...Munzur'un koşarken döktüğü sütün yere değdiği her yerde, süt gibi beyaz fışkıran su; işte bu deli dolu çoşkuyla akan ve sonra birleşip, koca bir ırmak olan su imiş...Kırk adım daha atmış Munzur gözlerden kaybolmadan önce ve hala var olan onun ayağını bastığı kırk gözeden köpük köpük sular fışkırmış..

Yine rivayet olunur ki; o nedenle işte o köpük köpük akan ırmağa sadık çobanın adı verilerek, denmiş ki;sen ey köpük köpük, süt gibi bembeyaz akan nehir, denileki sana bundan sonra;
'Eyyy asi Munzur...! '

Velhasıl daha sonra ırmağın öte yakasına elindeki çoban değneğiyle, süt tasını bırakıp geçip, gitmiş Munzur...
O gün, bu gündür bir dahada izine rastlanmamış...

İşte o nedenle hala Munzur Irmağı'nın köpük köpük fışkırdığı yerde o yörenin insanları sadakat, özlem ve sevdaya dair türkülerini söyleyip,el ele vererek halay çekmekteler...

Yine rivayet odur ki ; gelsin diye yerine, dilek dileyip, arınmak için tüm kötülüklerden,Munzur'un kaynadığı yerden üç yudum su içerler...

Ovacık'ın kuzeyinde yüksekliği yer yer 3000 m yi aşan Munzur Dağları'nın bir parçasını oluşturan Ziyaret Tepesi'nin eteklerinden çıkıyor Munzur nehri...
Üstüne anlatılan efsaneler sadece kırk gözlü kaynaklardan fışkırıp, süt gibi bembeyaz akan nehrin adıyla ilgili değil, mesela bir başkasına göre bir tanrıçanın memelerinden sağılan sütün Munzur'un kaynağı olduğu söyleniyor.
Bir diğer efsaneye göre ise; kökeni Sümerlilere, Asurlulara kadar giden yaşamın ve aşkın ana kaynağı anlamına gelen tanrıça Ana Hita'nın Munzur'un yatağını mesken tuttuğu ve bu nedenle; iyilik,fazilet ve bereket anası kabul edilen 'Anahit' ' in adına halen kırk gözelere gelen insanların ziyaret -adak yeri-ne gelip,adaklar adayıp,mumlar yakıp, diktikleri söylenir...

Bir başka efsaneye göre ise Fırat'ı besleyen gizli kaynağın Munzur olduğu ve Kuran'da sözü edilen ;“Cennetin ortasında bir ırmak gördüm. Arş’ın sütunlarında bir yerden akıyordu. Su, süt, bal ve şarap çıkıyordu. Bunların hiçbiri, diğerine karışmıyordu.
Cebrail’e sordum: ‘Bu ne ırmaktır?’ diye; şöyle anlattı: ‘Bu Kevser’dir.’

‘…Cennet’te, rengi kokusu, hiçbir vasfı bozulmayan sudan ırmaklar… Tadına halel gelmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar, süzme baldan ırmaklar vardır.'” (Muhammed Suresi; 47/15) '
kastedilen ırmaklardan ikisinin Zahir ( görünen), ikisinin Batin ( gizli) olduğu ve Zahir olan ırmaklardan birisinin Munzur ırmağı olduğu rivayet olunur...

Eliyle, rüzgarların adeta utangaç bir gelinin güzel yüzünü telaşla kapattığı bir tül gibi zirveden zirveye savurduğu bembeyaz bulutların arasından tüm ihtişamıyla sıyrılıp, mavi gökyüzüne uzanan karlı zirvesinin göründüğü, tam karşımızdaki dağı işaret ederek; ' İşte bizim yaylamız o dağın arkasında, yazları hayvanları otlatmaya oraya giderdik, halende giderler... Çocukluğum bu dağlarda ve dağların arkasındaki gizli krater göllerinin suladığı yaylaların binbir çiçeği ve yeşilinin cömertçe uzandığı meralarında çobanlık yaparak geçti.' diyor sanki o yıllara geri dönmüş gibi tüm yüzüne yayılan mutlu bir gülümsemeyle...
Gözlerinde bu topraklara ait olmanın haklı bir gururu var..

Bizim buraya, Ovacık'a gelmemizin bir nedenide o...
Ampuria Tour'la üniversiteden arkadaşlarımızla bu üçüncü turumuz. 'Doğu Anadolu' gezisinin güzergahını Ampuria Tour'un patroniçelerinden Duygu Bosut hanımla saptamaya çalışırken, onun güzergahta mutlaka Tunceli-Dersim ve Ovacık olsun ısrarınında etkisiyle, diğer bazı arkadaşlarımızın yöredeki terör (!) gerekçesiyle ileri sürdükleri endişeleri,çekinceleri ve itirazları dikkate almayıp,gezimizin rotasına Ovacık'ı da dahil ediyoruz...

Ve onun da sayesinde varoluşun ve yok oluşun aynı anda kaynadığı aynı yere; duruluğun, iyiliğin, faziletin, bereketin, şefkat ve merhametin kaynağı cömert Munzur'a biz de konuk oluyoruz...

„Aslında size Munzur Milli Parkı‘nda bir „gıdik“* kesecektim ama ailede bir hastalık durumu çıktı, o nedenle hastaneye gitmek zorunda kaldım, geç kaldım anlayacağınız, inanın çok üzüldüm...
Birlikte çobanlık yaptığım çocukluk arkadaşımın arkadaşları ,dostlarımız gelmiş topraklarımıza, en güzel şekilde ağırlamak isterdim, olmadı maalesef kusurumuza bakmayasınız“ diyor büyük bir suç işlemiş gibi af dileyen gözlerini gözlerimin içine dikerek…
Söylediklerinin samimiyetinden hiç kuşkum yok…
„ Açık sözlüdür, cömert olduğu kadar merttir de bizim buranın insanları, toprağının rengiyle özdeş nasırlı ve kavruk kara ellerinin demirci sabrıyla işlediği, örste dövülen demirin kıvılcımlarının harında kor gibi yanan bir yürekleri vardır, dost bildiklerine bedeli ne olursa olsun asla hiyanetlik yapmaz, Munzur gibi duru ve çoşkuludur, özüde sözüde birdir,riya nedir bilmezler…'
' Söylediklerinin hepsi doğru, size bir sürpriz yapacaktık ama olmadı“ diye serzenişte bulunuyor Ali Rıza, birlikte çobanlık yaptığı çocukluk arkadaşı Mustafa Kanar’ın anlattıklarını hafifçe öne arkaya salladığı başıyla onaylayarak…

Daha önceki turlarda da olduğu gibi, otobüsün en arkasında solda, pencere kenarında oturuyorum…
O ise sağ tarafta üç sıra önümde Hürriyet’le yan yana oturuyor, zaman zaman onu gözlüyorum… Tanımadığı bir kalabalığın içinde şaşkınlıktan ne yapacağını, nasıl davranması gerektiğini bilememenin verdiği tedirginlikten olsa gerek ; az konuşuyor,ya da hiç konuşmuyor o zamana dek… 
Ama sözcüklerle ifade edemediği mutluluğu, sahici bir tebbessüm olarak tüm yüzüne yayılıyor… Belliki;aramızda olmaktan, bizimle birlikte yol arkadaşlığı, bize yoldaşlık yapıyor olmaktan son derece hoşnut… 
Göz göze geldiğimizde, zaman zaman kaçırdığı bakışlarından anlıyorum;hüsrana uğrayacağını düşündüğü yakınlaşmalardan ürküyor, belliki onun da yaşanmışlıklarında hala acı veren, henüz iyileşmemiş , sancıyan yaraları var…

Mardin’den ayrılıp,gezimizin son durağı olan Tunceli-Dersim- Ovacık‘a doğru yol alırken Keban Baraj Göl‘ünü aşıp, Pülümür üzerinden Tunceli’ye varmak için bir feribota biniyoruz…
Feribota bindikten sonra otobüsten inip, feribotun açık alanlarına, üst güvertesine dağılıyor ve gölün bitmek bilmeyen maviliğinin, ufukta birleştiği bulutlarla suya yansıyan „şavkını“ seyre dalıyoruz…
O arada gözüm ona ilişiyor… Nasıl güzel bir gülümseme, inanamıyorum… Belinden kavradığı arkadışımıza, eliyle karşı kıyıları gösterek, duyduğu heyecanla uyum içinde, kah alçalıp, kah yükselen sesinin tonuyla adeta ; „ karşı yaka memleket, sesleniyorum Varna’dan, işitiyor musun ? Memet, Memet… „** şiirini söyler gibi kendisini kapıp, koyverdiğini ve bir an önce karşı yakaya, memleketine varmak için sabırsızlandığını seziyorum… 

„İşte şu dağın arkasında bir göl var, davar yatar biz ise o gölün kenarına otururduk geceleri… Gökyüzünü seyre dalar, iki elimiz başımızın altında, sırtımız yerde, ayak ayak üstüne atar, yıldızları seyreder,hayal kurar ve en parlak,en kocamanını seçip,onu evimiz yapardık…““ diyor Ali Rıza’nın birlikte çobanlık yaptığı arkadaşı Mustafa Kanar…

Yanıbaşımızda gürül gürül akan Munzur’un yorulmak bilmeyen sesine kendimi kapıp, koyveriyorum… 
Teklifsiz, hemen oracıkta, ne muhteşem bir bahtiyarlık olacağına hükmederek,yanlarına sırt üstü uzanıp, ben de kendime yıldızlardan bir ev seçiyorum, belli belirsiz takati tükenmiş,mecalsiz ışığıyla, uzakta küçücük bir nokta…

* gıdik: oğlak
**Nazım Hikmet 

Bu kez çabuk inebileyim diye ara kapının hemen arkasındaki tekli koltuğa oturdum... O; o da benim gibi hatta bendende fazla fotoğraf çekmeye meraklı, geçti öne, şoförün yanına... 
Kırmıyor bizi, duruyor minübüs her lütfen dediğimizde, Duygu Bosut hanım sayesinde...
Önden Fikriye Bulunmaz fırlıyor, arkadan ben, sonra tüm minübüs...
Minübüslere bölündük; çünkü bu daracık ve kıvrak virajlı toz, toprak yollara otobüsün girmesi mümkün değil. Ondandır bölündük iki minübüse...
Aldık başımızı, inip çıkarak dağları sonunda Mercan ırmağının tam ortasından yararak aktığı Munzur Milli Parkına 'Mercan Vadisi''ne vardık, Ovacık'tan yola çıktıktan tam bir buçuk saat sonra... 
...
Ne tuhaf; sağlı sollu yükselen dağları yararak ortasından baş eğmeden, destursuz akan Mercan ırmağının çoşkusuna kapılmak yerine, bir hüzün çöküyor içime...
Aralarından geçtiğimiz, dik ve hırçın Avcı Dağların'ın eteklerinde, Mercan'ın yanıbaşında hangi yalvaran, masum canların çaresiz yakarışlarının yankılanıp, yitip gittiğine kapılarak ...
...
Derler ki; Mercan Irmağı sadece kırmızı akmıştır, üç nesil boyunca, kan kırmızısı...
Ve 
yeni yeni dönmekte
berrak yeşil, gök mavi arası 
kendi asıl rengine... 

 

Gezimizin Ovacık bölümüne; Kırk Gözeler'e, Mercan Vadisi'ne ve tabiki “Ovacık’ın Komünist Belediye Başkanı' 'na daha sonra tekrar dönmek üzere şimdilik ara vererek, dönüyoruz hep beraber gezimizin üçüncü gününe... Yani Karstan , Iğdır, Ağrı ve dağı,Doğubeyazıt, İshak Paşa Sarayı üzeri Van'a doğru yola çıktığımız güne...
(Not: O gün henüz Nadire ler bizden ayrılmamıştı... ) :) 

Adını eteğine kurulu şehre vermiştir, rivayete göre tüm canlılar zirvesine demir atan Nuh’un gemisi sayesinde kurtulmuş, dünyaya yeniden tüm bitki ve canlıları bahşedip, hayat vermiştir…Hayatın kaynağı,hayat verendir… Marco Polo’ya göre asla çıkılması mümkün olmayan 5137 metre yüksekliğindeki bu heybetli dağ, sınırlarına 50 km den bile daha az uzaklıktaki Ermenistan ve Ermeniler için “Ararat “ adını verdikleri kutsal bir dağdır… Kutsal oluşu sadece “Nuh’un Gemisi” ’ne ev sahipliği yapmış olmasından veya asla alt edilemeyecek heybeti nedeniyle değil; insanın yüksek, ulu, yüce , erişilmez gördüğü, ya da kendisine galebe çalan varlıkların, şeylerin kötülüklerinden korunma içgüdüsü ile oluşmuş çaresizliğinin sembolleridir ki; kökenleri şamanizme kadar dayanır …
Ararat’ın Ermenilerce asla vazgeçemeyecekleri kutsal bir sembol sayılmasının asıl önemli nedenlerinden biriside 1915-1917 arası yaşanılan dramlara tanıklık etmiş olması ve yurt saydıkları topraklardan koparılıp, ellerini uzatsalar tutacakları kadar yakınlarında olan Ararat’ın, şimdi dünyalar kadar uzaklarında olması nedeniyledir de…
… 
Sınırın her iki yakasında Ağrı Dağı-Ararat üzerine anlatılan sayısız efsane, bestelenmiş türkü, ki çoğu ağıttır, ya da yazılmış şiir ve roman vardır.
Bunların en bilineni sınırın bu yakasında; bizim yakanın muhteşem romancısı Yaşar Kemal’in destanımsı bir üslubla anlattığı Sorik Köyünden Ahmetle, Paşanın kızı Gülbahar arasındaki umutsuz ve sonu hüsranla biten aşkın romanı; “ Ağrı Dağı Efsanesi” dir… 

Ona yaklaştıkça sabırsızlanıyorum… Bir yandan bir an önce onu görmek istemenin heyecanı ve merakı; çünkü bu ilk olacak, diğer yandan da acaba yüzünü bana gösterecek mi sorusunun cevabını merak ettiğimden…”Ermeniler dermişki; şayet Ağrı Dağı seni severse sana yüzünü gösterir, yoksa göstermez.”
Evet,Ağrı Dağı beni sevecek miydi acaba ?
...
Karşı yakadan, dinleyin...


Henüz yorum yazılmamış

İlk yorumu siz yazın

Lütfen bekleyiniz...